Tekrar taşınıyoruz
İyi günler; biliyorsunuz wordpress bir kaç ay önce yeniden açıldı, geçenlerde gezinirken oradaki blog`uma denk geldim, hoşuma da gitti orası. Blog`u taşıyorum, artık buradan takip edebilirsiniz yazıları, eğer olursa, sevgili okur.
İyi günler; biliyorsunuz wordpress bir kaç ay önce yeniden açıldı, geçenlerde gezinirken oradaki blog`uma denk geldim, hoşuma da gitti orası. Blog`u taşıyorum, artık buradan takip edebilirsiniz yazıları, eğer olursa, sevgili okur.
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
11:56
0
yorum varmış
Ofiste masa başında otura otura şantiyenin ne menem bir yer olduğunu unutmuşum sayın okur; fazla rahat olmaya gelmez; bin türlü aksilik çıkar, iş yanlış yapılır, Murphy`nin dediği gibi "ters gitmesi muhtemel her şey mutlaka ters gider". Yıpratıcı bir iş inşaatçılık, özellikle şantiyelerde çalışıyorsanız bu yıpranma miktarı daha da artar, hayatını bu işten kazanan insanların çoğu gerçek yaşlarından en az bir 5, 8 sene daha yaşlı görünürler.
Bir iki saat sonra beton dökeceğiz, inşaat işinin ilk seferde doğru yapılması gereken en kritik hadiselerinden birisi, hata yaparsanız geri dönüşü var ancak insanın anasından emdiği süt burnundan gelir, betonu ilk dökerken harcadığınız işgücü ve paranın iki katını harcamak durumunda kalırsınız. Çok pis moral bozan bir durumdur yani.
Az önce son kontrolleri yaparken elemanların duvar betonunun içinde kalması gereken döşeme demirlerini koymadıklarını farkettim; başımdan aşağı kaynar sular döküldü, şimdi kalıbın içinde beton gelmeden eksik demirleri bağlamak için debeleniyorlar. Yetişir mi bilemiyorum, ama başka çaresi de yok gibi, ya yetişecek ya yetişecek.
Stresli, çok stresli iş.
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
11:31
0
yorum varmış
Sayın okur dişimi kırıcam, aynı gün içerisinde ikinci girintiyi ekliyorum blog`a; bu ötekisi kadar uzun urgan değil ama.
Nette gezinirken Radikal yazarı güzel insan Kaan Sezyum`un blog`una denk geldim; buradan ulaşabilirsiniz sayfaya. Beğenerek takip edeceklerimizden bir tanesi daha..
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
13:51
0
yorum varmış
Efendim tekrardan merhaba; afiyettesinizdir işallah, beni sorarsanız, bendeniz aylık Şam seyahatlerimden birtanesinde, şan(Şam)tiyede, tozlu konteyner odamda oturuyorum. Evvelki girintiden pek farklı değil vaziyet burada, olan biten aynı, iş ite kaka gidiyor, at koşuyor, baht kazanıyor.
Gün aşırı blog`u açıyorum, bakıyorum uzun uzun, bi "hmmmmmm"lıyorum, sonrasında kapatıyorum geri. Kronik motivasyon eksikliğinden muzdarip olduğumdan mütevellit, çoğu zaman yazasım gelmiyor, nadir zamanlar (misal bu sefer) da açıp iki satır yazdıktan sonra bırakıyorum; "meehh, olmadı yine bu" diye.
Halbüse (bu kelime de sanırım "hal böyle ise"nin kısası olacak) son bir buçuk aylık zaman zarfında bir Şam seyahati, bir Datça-Kaş kombo tatili, bir adet de Lüksemburg`a 3 günlük bir ateş almaya gidiş, uçağı kaçırış, bavulu kaybediş, üstüne üstlük bir de üşütüp afedersiniz motoru bozuş hikayelerim var, yazsam yazılır yani. Ama işte olmuyor bi türlü. Neyse bakalım, belki bu sefer olur. Kim bilir?
- Araya Suriyeli taşeron, bir miktar e-mail, kahve ve sigara molası girdi, kafam dağıldı. Bakalım toplanacak mı? -
Size kısa kısa her birinden bir bukle anlatayım o zaman:
Suriye enteresan bir yer, geçen Mart`tan beri düzenli olarak her ay bir hafta on günlüğüne geliyorum. Daha önce bulunduğum arap memleketleriyle karşılaştırmaya çalıştım ilk seferlerde, olmadı. Uymuyor. Her ne kadar Suriye Arap Cumhuriyeti diye geçse de resmen, o kafamızda yerleşmiş "arabistan" resminden çok farklı. O tarafı iyi. Ancak gerisi kötü. Buraya gelmiş, konuştuğumuz Türklerin hepsinin dediği, benim de katıldığım, "bizim memleketin yirmi/otuz/elli yıl (bu yıl miktarı yorumu yapan kişiye göre değişiyor) öncesi gibi burası". İşinizi olması gerektiği gibi, yani kitabına göre yapmaya çalışırsanız eğer, işi halledecek elemanın eline üç beş dolar para sıkıştırıp (anladınız siz onu) yaptırmanıza kıyasla sekiz, on, hatta yirmi kat daha fazla zaman ve işgücü harcamanız gerekiyor. Benim en net şekilde gördüğüm olay bu. Bahşiş almış yürümüş. Bunun yanısıra çok "eski" bir memleket; yıllarca dışa kapalı yaşadıklarından dolayı ekonomisi kendi yağıyla kavrulmaya alışmış, refah seviyesi düşük (hence the bahşiş), fazla gelişememiş bir ülke. Yavaş yavaş toparlıyorlar gibi sanki ama işte, insanları bir enteresan; ağırkanlılar, fikrisabitler, ve de fena halde paragözler. 2009 sonbaharına kadar bu aylık seyahatlerim devam edecek, muhtemelen burayla ilgili daha da yazacağım ilerleyen zamanlarda.
Suriye`den Temmuz sonu yüzümde ve kollarımda enteresan alerjik reaksiyonlarla böyle gayet cüzzamlı bir imajla döndükten sonra efendim, tatile çıktık sevgilimle. Doktor "güneş alerjisi bunlar" dedi, ve fakat 9 gün boyunca güneşin altındaydım, alerjilerimin daha kötü olması gerekirken iyileşmesi beni doktorun yanlış teşhis koyduğu yolunda düşünmeye sevketti.
Ne diyodum; Datça diyodum, Kaş diyodum evet. Ben her ikisine de ilk defa gittim; sanırım Kaş`a fi tarihinde bi ara aileyle beraber gitmişliğimiz olmuş, ancak ben muhtemelen o ara halen tek haneli yaşlarda olduğumdan dolayı, pek birşey hatırlamıyordum, dolayısıyla bu gidişi ilk gidiş saydım ben. 9 günlük tatilin 33 saati (gidiş dönüş ve Datça-Kaş arası) yolda geçti ama değdi. Tatilin iki gün üç akşamlık Datça ayağından pek bişey anlamasak da, Kaş`taki 6 günlük "dı altimıt çil aut" gayet güzel oldu. 6 gün boyunca şu rutinden şaşmadık sevgili okur, tavisye ederim:
0930 - kalkış
1000-1030 - kahvaltı
1030-1730/1800 - otelin karşısındaki mekanda şezlonglara yayılış, arada suya giriş, susayınca bir bira çakış, sonra tekrar suya giriş, yemek yiyiş, tekrardan yatış, gazeteler ve bulmacalarla hemhal olunuş, akşamüstü bi çay içip kalkış
1730/1800 - 1900 otele dönüş, giderken iki bira alış, balkonda manzaraya karşı birer bira içiş (bkz. foto)
1900 -1930 - duş alış, süsleniş püsleniş
1930 - 2030 - Dejavu`da limana karşı birer yemek öncesi birası daha içiş
2030 - 2200 - Yemek yiyiş, belki birer bira daha içiş
2200 - 2300 - Hideaway`de yemek sonrası içkilerimizi içiş, uykumuz geliş
2300 - Otele dönüş, yatış uyuyuş.
Altı gün bu şekilde geçti, "tekne turuna çıkalım" diyorduk başta ve fakat şezlong üstü tembellik o derece tatlı geldi ve de biz bir türlü sabah erken kalkmayı başaramadık ki, olmadı. Önümüzdeki yaza ertelemeye karar verdik sonunda.
Böyle yok denizdir yok güneştir, çilautdur, biradır, şezlongdur, sandalettir derken tatili de bitirdik, döndük geldik Ankara`ya; tatil sonrası tekrar pantolon giymeye alışmak zor oldu, keza sabahın köründe kalkıp işe gitmek de, trafiğe çıkmak da, kafayı çevirince su yerine çatı görmek de alışılması zor şeyler oldu (e haliyle.)
Sonra bir de baktım bana şirket piyangosundan Lüksemburg seyahati çıkmış, okuyucu yanılmasın, bu satırları yazarken gayet sarkastik bir şekilde basıyorum tuşlara; ben ne kadar seyahat etmekten hoşlanmadığımdan, Ankara`da durmaktan gayet memnun olduğumdan bahsedersem, o kadar çok yol görünüyor bana.
Ben vizenin yetişmeyeceğinden medet umarak, ama bunu da çok çaktırmamak için bir günde Şengen vizesi için gerekli, üstüste konduğunda ufak bir novella kalınlığına ulaşan belgeleri toplayarak başvurdum vizeye, aksi gibi vize jet hızıyla ertesi gün çıktı, benim de "vize yetişmedi, ben naapim?" hain planı suya düştü. Namussuz avrupalılar.
Efenim, bavulumu topladım, çantamı yüklendim, atladım uçağa; Ank-Münih ve Münih-Lüksem. şeklinde uçacağım, ve fakat uçamadım. Biletlerin teleloy kesilmesinden ve Münih havaalanındaki uzuuuuun pasaport ve güvenlik kontrolünden dolayı Münih`te uçağı kaçırdım. Ordan Frankfurt`a, ancak oradan Lüksemburg`a uçabildim. Sabah saat 11 civarı otelde olmayı planlarken benim otele varışım öğleden sonra saat 4`ü buldu, ha, daha önce de yazdığım gibi üstüne üstlük benim bavul da Lüksemburg uçağından çıkmadı. Leş halde otele yığıldım kaldım. Ertesi gün de sebeb-i ziyaretim olan toplantı var, neyse efendim, böyle kah üşüyerekten, kah karın ağrısıyla uyanıp banyoya yetişmeye çalışaraktan gayet eğlenceli bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah bitik bir halde toplantıya girdim, bir de ne göreyim; benim haricimde herkes iki dirhem bir çekirdek, çekmişler lacileri kravatları, gelmişler. Bendeniz ise kıçımda bir kot, sırtımda da bir t-shirt ile katılmak durumunda kaldım. İnsan ister istemez o kadar kravatın arasında yakası bağrı açık kalınca bi rahatsız hissediyor kendisini; bu da bir nevi "mahalle baskısı" gibi bişey olsa gerek.
Toplamda 72 saatimi heder eden toplantı hepi topu 50 dk sürdü, ondan sonra saldılar bizi, ben de "hadi madem erken bitti, bi miktar Lüksemburg`u gezeyim dedim. Yaklaşık 1,5 saat kadar dolaştıktan sonra çözdüm olayını; gayet stereotipik bir Avrupa kenti; temiz, düzenli, pahalı, medeni. Son 3 senesini kah Filipin tropiklerinde, kah Arap çöllerinde geçirmiş biri olarak bana o kadar elegans fazla geldi, "ben en iyisi mi otele döneyim bari" dedim, gittim odama yattım yeniden.
Gidiş yolculuğuna kıyasla gayet sorunsuz geçen bir dönüşle tekrar Ankara`ya geldim, oturup da iki nefes almadan kendimi Şam`da buldum tekrar.
İşte bundan sonrası efendim yukarıdaki "Suriye enteresan bir yer..." ile başlayan paragraf yeniden. Üç gün oldu, daha bir on gün kadar buradayım, eğer internet filtreleri müsade ederse yazmaya devam edeceğim efem.
Herkese eyi günner dilerim.
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
10:19
1 yorum varmış
Sevgili okur merhaba, vuslat özlemiyle yanıp tutuşuyorum yine; bu aralar işler çok da yoğun olmadığından dolayı mesai saatlerinde internette umarsızca sörf etmeye vaktim ve fırsatım oluyor, öyle olunca da bulup çıkartıyorum bu küllenmiş eski mevzuları su yüzüne.




böyle buyurdu
Avis Durgan
at
16:27
2
yorum varmış
Yaklaşık 4.5 saat kadar sonra şeker ve kayısı membağı (!) Damasküs`e yola çıkıyorum; isteyerek mi? Hayır tabi ki. Mecburiyetten. Aslında gayet zamansız ve anlamsız bir gezi olacak; bir miktar bizim patronun "ne zaman gidiyorsun Şam`a?" şeklinde tezahür eden ve fakat asıl anlamı "yeter ofiste oturduğun, git işe bak, ahval ve şeraiti yokla, sıcakta terle bi miktar" olan retorik sorusuna cevap olma maksatlı çıktığım bir yolculuk olacak bu.
İşin enteresan tarafı (aslında pek de enteresan sayılmaz sanırım ama) giderek bu yurtdışı iş seyahatlerinin bana daha zor gelmesi. Şimdi soracaksınız "taş atıyorsun da kolun mu yoruluyor?" diye, yok, da, ne bileyim. Atalet prensibi işte; hareketsiz duran bir kütle herhangi bir dürtme olmadıkça hareketsiz halini devam ettirme eğilimi içerisindedir. Dürtmeler de benim bünye tarafından pek hoş karşılanmıyor doğrusu. Ha, bir de bu atalet prensibinin "hareket halindeki bir kütle herhangi bir dış müdahale olmaması durumunda hareketine devam etme eğilimindedir" diye devamı var, işte o bana uymuyor. Ben direk dururum.
Ben ne kadar "insanla alakam olmasın, yaka silktim artık öf" dersem, o kadar daha insanla muhatap olmam, onlara laf anlatmam, anlattıklarını dinlemem, dinlediklerimi anlayıp, analiz edip, bişeyler yapmam gerekiyor. İstemiyorum yahu. Şimdi işin yoksa git ta Şam`da kıçının kılları kadayıf olmuş yarım bunak şantiye şefiyle, aklı fikri "nasıl çabuk para kazanırım?"dan başka bişeye çalışmayan ne idüğü belirsiz çakal taşeronun tırıvırısını dinle.
Halbuki ben başka şeyler yapmak istiyorum bunun yerine. "Nedir?" diye sormayın, bilmiyorum ne olduğunu tam olarak, henüz.
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
16:59
2
yorum varmış
Efenim, müzik ruhun gıdasıysa eğer, aşağıdaki linkte bu işin "gurme"lerinden birinin (bu konu üzerine benim tanıdığım en yetkin kişidir aslında) tavsiyeleri, deneyimleri ve izlenimlerini bulacaksınız. Habire tereyağlı iskender yemek baydıysa misal, bir de portobello şarap soslu kontrfile deneyin efem, değil mi?
kulakmamasi
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
13:16
0
yorum varmış
Hızlı başlayıp hızlı devam eden bir 2008 yılının kabaca yüzde otuzüçü`nü geride bırakmış durumdayım sevgili okur. "Ne ara 4 ay geçti, ben bu 4 ay içerisinde ne yaptım ne ettim, bir arpa boyu yol aldım mı acaba?" diye kendime sorarken, durdum, düşündüm, şöyle ufaktan bir sıralayayım dedim olup biteni.. Buna göre;
1) Uzun zamandır planlama aşamasında olan ev bulma-taşınma projesini hayata geçirdik, henüz pasta börek içli köfte yapamıyor olsak da bu durum evin lojistik imkan eksikliğinden ziyade bizim tembelliğimizden kaynaklı aslında.
2) "Hiç beklemediğiniz bir anda tanımadığınız bir hatun gelip sizi öperse şaşırmayın..." diyerek özetlenebilecek hızda ve spontanlıkta bir ilişki yaşamaya başladım, mutluyum, iyi gidiyor, anlaşıyoruz sevgili okur.
3) İşe başladığımdan beri çalıştığım mekanımızı, işlerin bitmesi nedeniyle kapatmak durumunda kaldık, ben de kendimi merkez ofiste buldum. Bu taşınma işi gerçekleşmeden yaklaşık ikibuçuk üç ay kadar kapattığımız ofisimizde bir ben bir de çaycı kaldığımızdan mütevellit, şimdi kalabalık ofis ortamına adaptasyon biraz zor geliyor.
4) Şehirdeki işlerin bitmesi, kaçınılmaz olarak işgücünün (ben) yurtdışı projelerine kaydırılması durumunu beraberinde getirdi; yine yeni yeniden yine bana yollar bana yine gurbet var oldu sevgili okur. Hoş, bu sefer uzun süreli gitmiyorum, ama habire gidip geliyorum. Sırtçantamdan sonra haki renkli ufak bavul da benim vazgeçilmez aksesuarlarımdan birisi olmaya aday.
Kira, aidat, pasaport, vize, ofis önü park yeri bulamama, gümrük kontrolleri, sevgiliyle telefon konuşmaları, temizlikçi teyzenin yevmiyesi, aylık öğlen yemeği listesi, dahili telefon, yeniden "baş başa" yemekler, 10 saatlik milletlerarası araba yolculukları, birbirinin gözünün içine bakarak aklından geçenleri okumaya çalışmak hali, buzdolabında bira, limon ve konserve közlenmiş biber harici birşey bulunmaması durumu, işverenle toplantılar, taşeronla pazarlıklar, sevgiliyle birlikte içilen sabah kahveleri ve sigaralar, kapıcıya akşamları verilen çöpler vesaire bilmemne derken bi baktım ki Mayıs gelmiş.
Hayırlısı bakalım..
böyle buyurdu
Avis Durgan
at
16:16
0
yorum varmış